|
Üçüncü Göz
Yazan:
Rıfat Koçak
Merhaba!
İstiklal Caddesi’nin o yoğun
kalabalığında yürürken, kendi yalnızlığınla, dalgınlığınla akıp
giderken; bir anda bir kamera sana yaklaşıp “..... konusunda ne
düşünüyorsun?” dediğinde kalakalıyorsun. Yeni uykudan uyanmışcasına!
Düşlerinden, düşüncelerinden ayrılıp yeniden bakıyorsun çevrene.
Belki de böyle başlıyor, ansızın yakalanmışlığın duygusu,
şaşkınlığı, heyecanı, ve tepkisi.Sokağa çıkarken on kere baktığın o
aynadaki insanı ilk kez görüyormuşcasına tedirgin, dikkatli. O kadar
emin olarak çıktığın sokakta kendine olan güvenin, hayata karşı
söyleyeceklerin, duruşun, dokunuşların bir bir aklından geçerken o
andaki durgunluk, çekingenlik neden?
Evet, bir kamera...Kameranın
gözü, bakışı ve sorgulayacı mekanik yabancılığı...
“Lütfen üstüme gelmeyin, yoksa
yalan söylerim!” Veya “o konulara çalışmadım” gibi cevaplarla
kaçamayacağın bir durum, bir an.Gözlemleyip, yaşayıp, hayatımızda
bir takım anılara yol açan bu gibi olaylardan yola çıkarak bir
şeyler anlatmak istiyorum.
“Tolstoy, sanatın üç evresinin
bulunduğunu yazar. İlk evrede gerçeklik insanı bir çocuğu etkiler
gibi yani bilinç dışı etkiler. İkinci evrede, insan gördüğünün
bilincine varır. Üçüncü evrede, ancak gerçek sanatçının varabildiği
üçüncü evrede ise bilincine varmış olduğu şey, insana yine o kişi
sanki bir çocukmuşcasına doğal gelir ve bilinç dışı kalır.”
(Gerçekçiliğin
Evrensel Mirası – Seghers)
Çevremizde olup bitenleri
algılamaya başladığımızda olaylar bizi belki de bir çocuk gibi
bilinç dışı etkiliyor. Sadece bakıyoruz, geçiyoruz. Bilincine
vardığımızda ise yarım bırakıp gidiyoruz. Ya da ciddi bir
tembellikle karşı karşıyayız. Yeterince çaba sarfetmiyoruz gibi
geliyor.Sanat ve sanatçının yıldızlar kadar uzak olduğunu var
saydığımız günümüzde, aslında o kadar da senden, benden ve hayattan,
yaşantımızdan uzak olmadığını, aynı problemleri ve sevinçleri
paylaştığımızı görüyoruz.
Sizlere üçüncü göz adı altında
bir resim dizisinden yola çıkarak kameralar ve hayatımızdaki
yerlerine birlikte göz atalım.
Gizli kamera, güvenlik
kamerası, cep telefonu kamerası, internet üzerinden görüşülen web
kameralar, amatör kameralar ve bildiğimiz televizyon kameraları
gibi. Neredeyse hayatımızın her alanına girmiş bir üçüncü göz.
Hayatımızda bu kadar yoğun bir
ilişkide bulunduğumuz kamera, doğal olarak kaçınılmaz bir şekilde
sorgulanması gereken bir unsur.
Ayrıca, insandaki merak
duygusu, güçlü bir şekilde ön plana çıkarken, kamera buna en güzel
araç haline dönüşebiliyor.
Kamera dünyası her ne kadar
mahremiyetle ilintili olsa da; merakımız her zaman önümüzdeki en
büyük tabu ve aşılmaz duvarlarımız olan mahremiyetimizi aşacaktır ki
kendimizi vitrinlerde, fotoğraflarda, kameralarda izlemekten
alıkoyamayacaktır.
Popüler kültürümüzün
televizyonlardaki, gelin-kaynana ilişkileri, biri bizi gözetliyor,
diziler vs. gibi dejenere olmuş eğlence programlarının uzantısında
kendimizi onlarla özdeşleştirmelerden, alıkoyamıyoruz ki onların
hayatlarına dair izlenimlerimiz hayatlarımızın birer parçası haline
dönüşmeye başlıyor.
Bazen de özel yaşantılarımızın,
mahremiyetimizin ötesinde, kendimizin bile görmek ve göstermek
istemediğimiz yönlerimizin olduğunu ve bunların ortaya çıkmasına
neden olabilecek bir kameradan uzaklaşma, kaçma ve kamera korkusunu
doğuruyor.
Belki de eğitilmemiş
taraflarımızın böyle bir çekingenliğe ve geri çekilmeye götürdüğünü
görüyoruz.
Kaç tane sergi geziyoruz, kaç
tane kitap okuyup bir şairle, bir yazar, bir ressam veya bir
heykeltraşla oturup bir şeyler paylaşıyoruz?
Bütün bunları anlatmamın
nedeni; kameralarla başlayan bir dizi resmin çıkması, birbirini
üreterek çoğalması, kameranın bir sanatçı gözüyle irdelenmesine yol
açtı.
“Bakmak anlamdır”, “Kadın ve
Kamera” “Üçüncü Göz” adıyla ortaya çıkan resimler izleyicileriyle
buluştular. Bu çalışmalardan da yazıyla ilintili bir kaç resim
sayfamızda yer alacak.
Kameranın kayda başlayıp,
spotların yandığı anda; bir arkadaş sohbetindeki rahatlığımız,
doğallığımızın yittiğini, söyleyeceklerimizin ve anlatacaklarımızın
heyecanı sarıyor ve kafamızda oluşturduğumuz sorulara dönüşüyor.
“Nasıl görünüyorum?”la başlayan soru dizisi.
Tabii bunlar kamera
resimlerimin başlangıcını oluşturdu. Kameralar, diğer resimlerimdeki
figürlerin yerini almaya başladılar. Kameralar aslında, kendi
duruşlarındaki beden diliyle, bir anlam ve hayata dair bir ifade
sunmak istercesine bir insanlaşma sürecine girdiler.
Aslında onların yaptıkları,
yalnızca anlık bir tespitle zamanı durdurup seçmiş oldukları
kadrajdan, o ana ait yaşananları kaydetmek, ileride anılara
dönüşebilecek birikimleri toplamak.
Bu resimlerdeki kameralar,
artık insani duygularla hareket edip, birbirlerini çekenler, pencere
önündeki bir yalnızlığı anlatan, bekleyen bir kamera, kameraya ayna
tutan bir insanla paylaşımlara dönüşüyor. Buna göre de isimlerini
doğuruyorlar. “Ön Yargı”, “Çekim Anı”, “Kafe’de” İç İçe”, Kamera
Korkusu” gibi...
Her ne kadar bir ressamın,
heykeltraşın yapıtlarıyla, kendini ifadesi eden sade, direkt bir
yol olsa da, yazın dilini de kullanması, bu yolla daha farklı
kitlelere ulaşılması ve iletişim kurulması, daha zengin bir ifade
gücünü doğuracağını umuyorum.
Böylelikle sizleri atölyeme
davet etmiş oluyorum. Sizleri hayatıma sokup daha yoğun
paylaşımların yollarını açmayı hedefliyorum. Daha doğrusu dışta
görünen değil, bir de mutfağımı görün ve paylaşalım diyorum.
Kameralarla başlayan yazımızın
devamında daha birçok konuları paylaşacağız. Sanattan, sanatçıdan,
duygularından, hayattaki duruşlarından ve üretimlerinden
bahsedeceğiz.
Sanat dolu günler dileğiyle,
bir sonraki yazıda buluşmak üzere... Hoşçakalın.
Rıfat Koçak
Tüm makaleler
|